Monday, January 26, 2015

Bir kadın

Bir insan sevmiştim. Sevmek derken böyle şarabı sever gibi değil. Çünkü şarabı alırken seçersin ve genellikle iyi hissettirir.

Seçmemiştim. Parça parça da olsa yıllarca süren bir iletişim vardı, arkadaştık. Ama yalnızlığın yakınlaştırdığı bir akşamda "ne kaybederiz ki?" diye daha da yaklaştık ve bir öpücük doğdu. Ne kaşından, ne gözünden etkilenmiştim. Konuşmasından, takıntılarından ve tamamıyle kendisi olmasından hoşlanmıştım belki.

Daha sonra onu görme sıklığım giderek arttı. Hislerimiz ilk başta karşılıklıydı belki. Ben İstanbul'un orta yerinde, Şişli de onun anlayamadığı bir yaşam formuydum, o ise gitmesi gereken yere giden, yapması gereken işi ne pahasına olursa olsun yapan, ya da yapmaya çalışan birisydi. İlk bu akşamlarda sıcak şarap içmeye başladık, kendimiz yapardık. Yine bu zamanlarda arkadaşça sevişmelerimiz de gittikçe tutkulu olmaya başlamıştı.

Kadınları anlama konusunda gerçekten sıkıntı çektiğim zamanlardı. Tarabya sahilinde, koca şehirdeki iki yalnız Ankaralı kadar yan yana, kol kola, dudak dudağa kadar yakındık.

Çok geçmedi, biz aslında hiçbir şey olmamıştık. Ben öyle zannetmişim. Tüm güzel duygular ve kelimeler, çeşitli oyunlarla yanlış anlaşılmıştı. O uzaktayken daha da uzaklaştı. Ben soğuk bir Kayseri gününde sonuna kadar yalnızdım, o ise bana "yoksun" diyordu.

Mevsim değişince müthiş bir tutkuyla geri döndü. Yeni evine taşınmıştı. İlk buluşmamızda kendisinden asla beklemediğim bir şekilde beni evine kapatmış, aylardır biriktirdiği tutkuyu bana sunmuştu. Hassas kalbim zaten onun sevgisine teninden daha açtı. Aşık olmam ne kadar kolaydı.

Aynı ikilemlerde kendimi bulmam çok zor olmadı. Gel-gitler devam etti. Ve bir gece vakti, hatta sabaha karşı, tüm gerginliklerin üzerime geldiğini hissettim. İlk defa onun yanında o kadar çaresizdim, ilk defa onun korkunç egosunun ve nefretinin ortasındaydım ki, yıllardır ona duyduğum tutkulu aşkın -ki bu aşk için günler, kilometreler harcamıştım- bir girdabın içine çekildiğini gördüm. Ben bunu haketmişmiydim?

İnsan sevmeyi ne zaman bırakır? Sevmek de değil gerçi bu, tutku da var. Kaybolmasını, yitip gitmesini istedim duygularımın, onu unutmayı istedim defalarca. Çünkü artık umudum da yoktu. Saçma olduğunu bile bile üç seneye yakın bir süre günün birinde onunla olacağım umuduyla arkadaş görünümünde kaldım. Evet ona göre arkadaştan ileri değildik. Ben ise daha ileri gitmiştim hatta!: nerden bulduğumu anlamadığım bir cürretle (sevişmelerin sonunda olmalı) günün birinde onunla çoluk cocuğa bile karışabilirmiyim diye düşünmeye başladım. Gerçi bu hayalimde bile çocukları onu tamamlayan bir süs gibi görmüştüm. Aşık adam evlilik planı yapamazmış, o an anladım.

Evet, ne zaman bırakır? Ben tutkumu tüketmiş olmalıydım. İşte bir gece vakti, hatta sabaha karşı tüm gerginlikleriyle üzerime geldiğinde artık gururumun tamamen tükendiğini ve karakterimden taviz verdiğimi anladım. O zamana kadar beklemişim. Belki dozu çok fazlaydı. Belki (belki değil kesinlikle) o gece daha hassastım ve o bunu kullandı. Tüm iletişim kurma çabalarımı elinin tersi ile itti. İşte ben artık onunla tüm iletişimlerimi kesmiştim. Aynı şeyi onun da düşündüğünü, bir daha beni görmek istemeyeceğine de emindim. Hayatını altüst eden kuralları artık umurumda mıydı?

Küsmek ya da başka birşey değildi bu. Tiksinmiştim. Yıllardır yaşadığımız ortaklığın paylaşım şeklinden rahatsız olmuştum, Bir anda patladım.

Tabiki olur. Bal gibi olur. Üç yıldır olmayan şey bir anda olur. Yıkılamaz denilen binalar bir anda yıkılır, gemiler bir anda batar.

O gün sadece umutlarımın, paylaşımsız bir ilişkinin ve gururumun sonu değildi elbet. Benim "beraberlik" kelimesine bakış açım tamamen değişmişti. Aynı durumda bulunan bir çok insan gibi ben de sabit fikirlerle uyandım o sabah, şişlideki 3 odalı olmasına rağmen sadece bir odasında yaşadığım evimde.

Sonra hayatımda aşkın, sevginin, değer vermenin ne olduğunu hatırlamamı sağlayan birisi oldu. Kara kuzum bir gün bile geriye bakmamam gerektiğini her dakikasıyla ispatlarcasına yaşadı benimle.

Bir gün, çok değil bundan iki buçuk ay önce onu gördüm. Olmasını beklediğim yerde, İstanbul'un iki yakasının tam ortasındaydı.

Yıllar önce, bu gelgitlerin "gel" kısımlarından birinde, onu ilk gördüğümdeki heyecanımı nasıl hatırlıyorum. Mecidiyeköy'ün ortasında her zamanki pidecimizde buluşmuş yemek yiyorduk. yemekten sonra ona sarılacağımı biliyordum ve saniyeler içerisinde yemiştim. Ya da başka bir "gelişinde" beni eve bıraktığındaki "öpebilirmiyim" soruma "tabii" cevabı verdikten saliseler sonraki öpüşmemizdeki heyecanı. Oysa artık onu görünce hiç bir yumuşak duygum kalmamıştı. Nefret de değildi bu. Tüm güzellikleri hiçe saymasının bende yarattığı derin hüznün artık asıl sahibine, yani kendisine göndermemdi. Ben mutsuz değildim, artık mutsuz olamayacak kadar huzurluydum.

Umut bittikten sonra yıllarca güzel bulduğun şeyler bir anda değersizleşiyor. En değerli sözlerin yazılı olduğu en temiz kağıt bile olsa, yandıktan sonra mürekkep izlerini çok zor anlarsın. Yıllarca yakmak için uğraştığım, bana başka çare bırakmadığı kendi hatırasını kendi kibritiyle yaktı. O gün canım acıdı. Ama en parlak alev genellikle en kısa sürede söner.

Şimdi arada sırada aklıma geliyor. Geliyor ki hala adına yazılar yazıyorum. Mahkum duygudan kurtulduğum için mutlu, ondan nefret etmediğim için de huzurluyum.



Thursday, January 1, 2015

Bir gece kaçamağı

İstanbul'a kar yağıyordu.

O'nun uyuduğunu görünce çıktım. Kalın kaşmir montumla Macar kanyağı dolu mataramı almıştım. Kulağımda O yatmadan hemen önce dinlediğim bir Borodin Quartet tarafından çalınan Schubert ezgisi vardı.

İstanbul'a kar yağıyordu. Dizel arabanın iç gıcırdatan ilk sesi ile üşüyordum. Beyazlar üzerinde dans ederek iniyordum şehre. Bütün trafik ışıkları sararmış ve yanıp sönüyordu. Tüm yollar benimdi. Şehir Prag'ın kardeş şehri olmuş, zaman eskidenmiş ve ben de Elbe nehri kenarına gider gibi gidiyordum Kadıköy'e.

Kapısını tıkladım. Yorgun yüzünü anca seçebiliyordum karanlıkta. içerisinin ışığını da açmamıştı. O sersem, ben sarhoştum,

Sorularıma cevap vermesini beklemedim. Onu dinlemek için gelmemiştim bu mesafeyi. Dudaklarının hareketlenmediği anı yakaladıktan on saniye sonra sıcaklığı henüz geçmemiş pembe nevresimli yatağındaydık.

Sığınmıştım. Kar durmamıştı. Uzaktaki barlar sokağındaki son sarhoşların naraları ufak bir tizlikle duyuluyordu. Acaba böyle duyulduklarını bilseler bağırırlarmıydı? Dışardan nasıl algılandıklarını merak ediyorlarmıydı? Etmeliydiler. Sürekli farkında değil mi bu basit yaratıklar? Tüm yüksek sesle konuşan insanlarda hep bu dışavurumculuktan şüphelendim.

Kadıköy beyazdı. Sigara içmek için ışığı açtı. Saçları omuzlarına düştüğünde orada olmalıydım. Düşünceler mısralarımın önünde olduğunda o şiiri kulağına fısıldamalıydım.

Hoşçakal.. dedim. Şimdi yol yine uzundu. Yol yine beyazdı. Denizin köpükleri görülmeye başlamıştı, güneş elbet doğuyordu ama biz göremiyorduk.